En yalnız mezarları eşiyorum bazen...
Tırnaklarım kanıyor...
Kalbimi gömüyorum en derin çukurlara
Kanatan çiçekler dikiyorum topraklarına
Kipriklerimi sıkıp gözyaşlarımla suluyorum
Sen emiyorsun...
Sen yeşermeyip ölüyorsun...

Dün müydü
Yok, öbür gündü galiba
Günü kovdum
Güneşi yatağına yolladım
Attım bir tabure oturdum
Çay bardağının ağzındaydı ki dudaklarım
Bir baktım gökyüzünde sen
Atıyorlar seni yer yüzüne
Dur diyemedin
Ellerimi uzattım düşerken acımayasın diye
Tutamadım
Birden aklıma düştün 

Yerde kanarken sen
Ben bir sigara yaktım
Kipriklerimi kırpmadan
Gözbebeklerine baktım
Gözbebeklerini öldürdüm ben

Kırgın yıllarım sana biliyor musun
Ne bir pastane köşemiz oldu
Ne bir tiyatro gişemiz
İki perdelik oyundu bizim hayatımız
Ne sen güldün ne de beni güldürdün
 
Bir kır hahvesinde oturamadık mesela
Bir simiti ikiye bölüp yiyemedik
Ne uzaklara giden bir gemiye el salladık
Ne olta çeken bir balıkçıya rastgele dedik
Ne de bir konserve kutusuna tekma atıp güldük

Sağnaklar yakalamadı senle beni
Benim şimşeklerim çaktı
Senin gökgürültünün sesi duyulmadı
Sırılsıklam olmadık
Aşık olmak gibi üşüyemedik
Bulutlara başımızı kaldırıp
Yağmura yüzümüzü bile öptüremedik

Mesela
Bir balıkçı barınağında ateş bile yakamadık
Islak avuçlarımızı ıslak yanaklarımıza değdiremedik
Paçalarımızı sıvamadan bir dereden geçmedik
Ayak bileklerimizi bulanık sulara öptürmedik

Bir kara saatim olsaydı
Afrika’daki aç zenci çocuk gibi
Tepeden tırnağa simsiyah
Numaraları olmasaydı
Yelkovanı akrebini kovalamasaydı
Kurmayı unatsaydım mahsustan
Sen yanımda ellerimi tutsaydın
Bir çay içseydik sahilde
Siyah saatte yelkovan ile akrep barışsaydı
Zamanı durdursalardı
Zaman sen olsaydın sen zaman koksaydın


Bir mücize gerçekleşseydi hayatımızda
Ben 17 yaşlarıma girmeseydim
Pencerelere çıkmasaydım
Senin sokağından geçmeseydim
En amansız hastalıklara tutulsaydım
Bir vakit ezanlarda üzerime beyazlar çekilseydi
Ben ölseydim

Sen kavuşamadığımıza yansaydın
Beni unutamazsaydın
Mezarıma gelseydin çocuklarınla
Çocukların kim yatıyor burada deseydi
Sen anlatamasaydın

Düşürnüyorum da
Üşüyen ellerimizi bile avuç yapıp üfleyemedik
Sıcak bir çay bardağının belini bile saramadık
Ucuz ayakkabılarımız su çekip ıslansaydı
En çok da ayak parmaklarımız donsaydı
Senden önce ben erken davransaydım
Gazete kağıdı koy ısıtır deseydim...

Sende hep yokuş oldu düzlüklerim
Ne bir lokma oldun kursağımdan geçen
Ne de bir yudum su serinleten
Sana koşma rekorları kıramadım belki
Ama peşinden yetişmeye çalıştım hep
Hayata merdivenler dayadım
Onların bile basamaklarını kırdın sen

Döktüm seni ak git diye hayatımdan
Dereler “bana getirmeyin” diye bağırdı
Kanadı kırık bir kuş uçtu çınar dalından
Kimse kabul etmedi seni
Toprak emdi
Yine önümde kaldın sen

Kimliğini kaybettiğin gün
Yaşamını çöpe atmalıydın
Bir eskici toplamalıydı seni
Bu şehirden uzaklara götürmeliydi

Kime anlatsam içimi
Kime göstersem acıyan yanlarımı
Sanki sen bir hiç oluyorsun
Öldürmüyorum içimde seni
O yok artık diyorum
Seni hiç doğmamış sayıyorum

Bazen kalk git diyor içimdeki bir ses
Git bu şehri yatağından uyandır
Saçlarını dola ellerine boş sokaklarda sürükle
Tutma ellerinden ayazlarda üşüsün
Gecenin en siyahında ölsün

Köpekler ulusun leşine kediler koklasın
Bir çöpçü görsün sabahleyin
Günahlarımdan kaldıramasın bedenini
Bu şehir yansın...