Değerli Hemşerilerim, ülkemizin ulusal güvenliği sıkıntılı bir dönemden geçiyor. Neredeyse savaşa girdik gireceğiz. Ülke içinde isyan var. Peki bu çıkmaz durumlar, daha önceden görülemez miydi? Kendilerinden başka kimseyi dinlemeyen siyasi erk sahipleri hiç bu günleri düşünemediler mi? İnsanda bir istikrar olmaz mı? Bu gün kardeş olanlar yarın nasıl düşman oluyor. Şu anda ki siyasi liderlere bakın; birisi 14 yıldır ülkeyi birlikte yönettiği devletin bütün imkanlarını emrine verdiği gruba terör örgütü suçlaması yapıyor, çözüm süreci içerisinde kürt kardeşim denilenlere şimdi isyankar asi, kardeşim dediği Esad’ eset diyor. Diğer lider, meclis başkan vekili yaptığı Akşener’e neredeyse hain diyor. Peki de sayın liderler siz hiç kendinizi sorgulamaz mısınız? Bu Millet sizin yanlışlarınıza öngörüsüz olmanıza katlanmak zorunda mı? Değerli okurlarım onların düşünemediğini herkes düşündü. Bende düşünüp buradan uyarmışım. Eylül 2012 de Erzincan Gazetesi’nde yayınlanan yazımı aşağıya hiç değiştirmeden aynen aldım. Dikkatle okumanızı rica ediyorum. Bakın 4 sene önce neler öngörmüşüm. Saygılarımla

DAVUTAYYİP
Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanımız.  Bir süre Başbakan Danışmanlığı yaptıktan sonra 1 Mayıs 2009 da Dışişleri Bakanı oldu. AKP tarafından meclis dışından atanan ilk Bakan olma özelliği onun oldu. Geçen seçimlerde Milletvekili oldu ve yine Dışişleri Bakanı olarak atandı. Boğaziçi Üniversitesi Mezunu, başarılı bir akademisyen 1999 da profesör oldu.  Beykent Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanlığını yürütmektedir.

Ahmet Davutoğlu'nun 2001 yılı ortasında "Stratejik Derinlik" adlı bir kitabı yayınlanmıştır. Bu kitapla birlikte Ahmet Davutoğlu ivme kazanmaya başlamıştır. Ahmet Davutoğlu bu kitabında çok özet bir ifade ile; "Türkiye'ye çevreleyen yakın kara, yakın Deniz ve yakın kıta havzaları, coğrafi olarak da insanlık tarihinin ana damarının şekillendiği alanları kapsadığını, Türkiye'nin stratejik derinliğinin yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta bağlantıları ile yeniden tanımlanması gerektiğini, küreselleşmenin,  başta Asya olmak üzere bütün insanlık birikimini tarihin akış seyrinde tekrar devreye sokacak unsurları taşıdığını, tarihi birikimi etkin bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağını, bu süreçte Türkiye tarihi derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafi liderlik içinde hayata geçirme sorumluluğunu ifade ederek stratejik açıdan mihver bir ülke olan Türkiye, bu sorumluluklarının gereğini yerine getirdiği takdirde, dünyada yeni dengelerin oluşacağını, Türkiye’nin  yeni dengelerin oluşacağı daha istikrarlı uluslar arası konjonktüre, daha uygun şartlarda giren merkez bir ülke konumunda olacağını ifade etmiştir.

Ahmet Davutoğlu tarafından yapılan analiz gerçekçi verilere dayanmakta olup sanırım herkes tarafından da doğru kabul edilmektedir. İşin akademik ifadeleri  dışına çıktığımızda, anlaşılması istenilen durum şudur; şu anda dünya ABD endeksli tek merkezli bir biçimde yönetilmeye çalışılmaktadır. Bu merkezin karşısında Avrupa Birliği Ülkeleri, Rusya ve Çin de kendilerini ayrı bir merkez görme iddiası içerisindedirler. Ahmet Hocanın tespitine göre küreselleşme tarihi ve coğrafi birliği ayrı bir merkez haline getirebilecek ise bu dünyadaki belli olan kutupların bir arada bulunması ve kendi merkezleri tarafından yönetilmesine sonuç açması durumunda,  Türkiye’nin içersin de bulunduğu coğrafya ile şanlı tarihimiz birlikte değerlendirildiğinde Türk ve İslam toplumlarının yaşadıkları coğrafya ve tarihi ve kültürel birlikteliklerimiz  dünyanın en önemli merkezinin, ülkemiz önderliğinde oluşacağını göstermektedir. Bu merkez daha önce Osmanlı İmparatorluğu zamanında oluşmuş ve 600 yıl sürmüştür.

Sayın Ahmet Davutoğlu, muhtemelen kitabında ki görüşleri nedeniyle önce Başbakan Danışmanı daha sonra da Dışişleri Bakanı oldu. AKP Hükümetleri tarafından komşu ülkeler ile sıfır sorun politikası, Ahmet Davutoğlu tarafından yapılan tespitlere uygun ancak yetersiz kalmaktadır.  Ahmet Davutoğlu’nun gerçekleştirilebileceğini belirttiği merkez olma projesi kolaylıkla hayata geçirilebilecek  bir proje değildir. Lider gibi hareket etmenin sorumlulukları ve yaptırımları vardır. Şu anda ülkemiz bu sorumluluklarla karşı karşıya kalmak üzerdir.

Ülkemiz 1952 Yılında Nato Üyesi olarak bölgesinde belirli bir konum kazanarak ABD nin n önemli müttefiki haline gelmiştir. Ülkemiz bu konumu itibariyle ABD tarafından uygulanmak istenen Büyük Orta Doğu Projesinin de en önemli aktörü konumundadır. Sayın Başbakan’ın ifade ettiği gibi eş başkanlığı ülkemizdedir. Ülkemiz bu projede ayrı bir merkez olmayıp ABD kontrollü bir lider bir uygulayıcı durumundadır. ABD nin ülkemizle bu projede beraber çalışmasında, Sayın Davutoğlu’nun yaptığı tespitlerin önemli olduğu düşünülmelidir. Bir iddiaya göre ABD bu proje hazırlıklarına 1890 lı yıllarda başlamıştır. Proje halen sonuçlanmış değildir. Proje üzerinde sürekli değişikliklerde yapılmaktadır. Bu proje için Müslüman bir aileden geldiğinden bahisle Hüseyin Barak Obama ABD başkanı yapılmıştır. Bu durum ABD açısından bu projenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ayrıca ülkemizde yapılan ihtilallerinde bu proje nedeni ile yapıldığı kuvvetle iddia edilmektedir. Dünyada merkez olmak lider olmak hayali bile güzel olan projelerdir. Geçerliliği de vardır. Ütopik değildir. Daha önce atalarımız dünyayı da yönetmiştir. Ancak bu proje, çok ciddi emek ve maliyet isteyen bir takım riskleri olan on yıllarca mücadele gerektiren çok zor bir iştir. Zira devletimiz 1952 yılında bir programın içerisine girmiştir ve halen devam etmektedir.

Ülkemizin son yıllarda ki dış politikasını gözden geçirelim. Bakalım neler olmuş. Ahmet Davutoğlu birlikte dış politikamız şu yöne döndü; ABD merkezli bir program uygulamaktansa, Türkiye Merkez olsun politikası ile ABD den ayrı hareket etmeye başladık. Önce Ermenistan’la barışacaktık. Cumhurbaşkanımızı onca tepkiye rağmen Ermenistan’a gönderdik. Sonuç ne oldu? Refüze olmamızla kaldık resmen fiyasko. Rusya ile 50 senelik anlaşmaları imzaladık yakınlaştık. İran ve Brezilya ile ittifak kurduk birlikte hareket ettik. Kuzey Irakta ki peşmergeye destek verdik Kürdistan’ı kurdurduk. Bu zamanlarda PKK bitmişti teslim olmak üzereydi, 5 bin hainin nerede yaşayacağı tartışılıyordu, Suriye ile ortak bakanlar kurulu topladık nerdeyse birleşmek üzereydik. 2009 dan sonra bu güne bakalım ne değişmiş terör azmış ülke bölünmek üzere, Suriye ile savaşın eşiğindeyiz. Neden acaba? Davutoğlu’nun uyguladığı politikanın bunda rolü yok mu acaba? Şimdi birlikte düşünelim. ABD den ayrı hareket etmeye başladığımızda iyi hatırlayın ABD Wikileaks Belgeleri silahını çekti. Neymiş efendim bir ajan bunları yayımlıyor kontrol edemiyorlarmış, belgelerin %65 i Türkiye ile ilgili imiş. Avrupa’da bankalarda ki mevduatlar konuşulmaya başlandı, başka belgeler var denildi. Ayrıca ABD PeKaKa silahını çekti, teröristleri vermekten vazgeçtiler, İran’da kullanacağız diye tekrar destekleyip başımıza bela ettiler.   Sonucta ne oluyor ABD yanında ki eski yerimize dönüyoruz ancak bedel ödüyoruz.  

Suriye ile neredeyse sınırları birleştirecek durumda iken savaşın eşiğine geliyoruz. İç savaşlarında taraf oluyoruz ve iç savaşı  Türkiye’nin çıkarıldığı söyleniyor.  Uçağımız düşüyor Suriye ben düşürdüm diyor. Dünyayı ayağa kaldırıyoruz. Sonra komik duruma düşüyoruz. Suriye içerisinde ki muhaliflere destek verirseniz sizin de içinizde sorun var diğer devletlerde onlara destek verir diyorlar dinlemiyoruz. Bölücü hainler Güneydoğuda İşgale kalkıyor. İlki 1991 de meydana gelen hain kuşatması 2012 de tekrar yapılabiliyor. PeKaKa teröristleri ülkemizde kahraman gibi iltifat edilir hale geldi. Başbakan sadece konuşuyor. Sayın Başbakan siz değilmiydiniz, kürt kardeşimin sorunu değil Kürt sorunu var diyen, alt kimlik üst kimlik diyerek Türk Kimliğini tartışmaya açan siz değilmiydiniz? Kürt açılımı yapacağız diyerek bakanlar görevlendiren, üniversitelerde Kürtçe bölüm kurduran, Kürtçe TV yayını yapan siz değilmisiniz? Hani bu demokratik haklar verilince Kürt sorunu çözülecekti. Bak adamlar ne diyorlar!! İstanbul ve Ankara bizim diyorlar. Bu adamlar vatan toprağından tek cm bile alamayacaklarını bildikleri halde bin yıldır kardeş olan milletime neyin bedelini ödetiyorlar. Acaba bu bedelleri neden ödüyoruz, kimler ödetiyor; Dış İşlerindeki Politika Değişikliğimizden, Davutoğlu’nun Merkez olacağız iddiasından ötürü mü? Bu bedelleri bize ödetiyorlar.  

Hepimiz Yüce Türk Milletinin evlatlarına güveniyoruz, özellikle bakanlık gibi, başbakanlık gibi makamlara oturanlardan samimiyetlerinden ve vatan sevgilerinden asla tereddüt dahi edemeyiz, etmiyoruz. Ancak bu makamlara oturan büyüklerimizin bazı kararlar vermeleri tercihler yapmaları elbette,  gerekecektir. Bu kararlarının sonuçları mutlaka olacaktır.  Şu anda Türkiye dış politikada ki 70 yıllık birikimini sıkıntıya sokar hale gelmiştir. PeKaKa ve Suriye yüzünden Dışişleri zaaf içerisindedir. Beytülşebab Kaymakamı’nın anlattığı iddia edilen ve basında yayımlanan durum içler acısıdır. Devletimizin tepesinde görüş ayrılıklarının olduğu bu günlerde sürekli tartışılır hale gelmiştir. Davutoğlu’nun çok merkezli dünya tezi ile başımıza tekrar salınan PeKaKa ve Suriye sorunu giderek büyürse, siyaseten sorumlarının kim olacağı yazımızın başlığında belirtilmiştir. (09.09.2012)