Bir şeyler söylemeli fotoğraf.
Konuşmalı...
Çığlıklar atarak anlatmalı öyküsünü ki az sonra unutulmamalı.
Uzundu Erzincan -İstanbul yolu...
Renksizdi hava...
Yeşili kovmuştu çıplak tepeler.
Yollar kıvrım kıvrımlıydı.
Otobüsteki yolcular benim gibi yapmadılar
Hep yola bakmadılar.
Merhabalaştılar, birbiriyle tanıştılar, havadan sudan konuştular.

Kimse bana ‘Neresindensin Erzincan’ın demedi.
Hazırlamıştım kendimi oysa bu soruya
Sorsaydı eğer bir nine bir dede.
Anam Refahiyeli, babam İliçli diyecektim.
Ben ise Erzincan’da doğmuşum diye de böbürlenecektim.

Düşüncelerim bende, gözlerim uzaklarda
Sahi nereliydim ben...
Dur başımı cama yaslayayım.
Gözlerimi yumup bir Erzincanlı olma hayali kurayım...

Refayileli anamla İliçli babam nasıl tanışmışlar...
Görücü usulüyle mi evlenmişler...
Sonra ben mi doğmuşum...

Eeeeee
Sonra
Ver elini Erzincan’a mı gelmişiz...
İlkokula burada mı yazıldım...
Peki 4. sınıfı neden Otlukbeli’de okumuşum
Diplomayı niye Kemah’ta vermişler...
3 yıllık orta mektebimi niçin bir buçuk, bir buçuk olarak
Kemaliye ile Çayırlı’ya bölmüşler...

Kazık kadar olmuştum.
“Tercan Lisesi’nden at beni in aşağı tut beni” yaptılar...
“Okumayı yazmayı söktün” deyip kapı dışarı ettiler.
Üzümlü’den gittim askere davulsuz zurnasız.
Tek arabalık asker uğurlama konvoyum bile olmadı.
Arkadaşım Bahtsız’a izmir düştü, bana Cehennem Deresi Karakolu çıktı.

Gözlerim solumdaki koltukta hiç konuşmayan iki kişiye takıldı.
Erkek olanın gözleri dışarıdaki karanlıkta...
Kadının gözlerini acıtan acıyı izledim uzun süre...
Kucağında tuttuğu bez yığınına neden özenle sarıldığını anlayamadım.
Köylü işte yükünü bağaja vermeyi unutmuş dedim kendi kendime...

Bak görüyor musun Erzincan hayalim yarım kaldı.
Alkım bu kez de bu kadına takıldı.
Tırnakları hep bohçanın bir kösesini neden çekiştiriyor.
Niye yaşlı gözleri gidebildiği kadar uzakla, bohça arasında gidip geliyor.
Gözlerimi kapattım.
Kadın ile kucağındaki uzun bohçanın beynimde fotografını çektim.
Fotografın ismini de  “Bohçasına gözyaşı düşen kadın” koydum...

Adı olmamalı her fotoğrafın değil mi?
Özgür olmalı ve o kendisine istediği adı koyabilmeli.

Otobüs önce yavaşladı, sonra ana yoldan çıkıp durdu.
Bir ses “Erzincan’dan gelip İstanbul’a gitmekte olan” gibi bir laflar etti.
İlk molamızdı bu.
Erzincan çok gerilerde İstanbul önümüzdeydi.

Önce kadın kalkı koltuğundan kucağındaki uzun bohçasıyla...
Sonra adam takip etti onu kısa adımlarlarla dar koridorda.
Otobüsün merdivenlerini özenle indi kadın...
Uzaklaşıp bir taşın üstüne oturdu.
Kucağında yine özenle tuttuğu bohçası vardı.
Karanlıklara bakıyor dağlara kızıyordu sanki gözleri.

Teleobjektifimi taktım fotograf makinama.
“Bohçasına gözyaşı düşen kadın”ı bana taşısın diye.
Önce bohça kımıldadı, sonra yırtık kenarından minik bir el çıktı.
Anne el, minik eli eski yerine taşıdı.
“Bohçasına gözyaşı düşen kadın”la  ilk kez karsılaştı bakışlarımız.
Gözlerimiz kısa bir süre sonra birbirinden ayrıldı.
Bohçadaki bebeğin üzerinde kaldı.

Gitme saatiydi.
Ana yola çıktığımızda şoför otobüsün tüm ışıklarını söndürdü.
Gözlerimi uykuya yolladım olmadı.
Dağ eteğinde cılız ışıklar.
“Köymü acaba dedim” kendi kendime sonra vazgeçtim....

‘Bohçasına gözyaşı düşen kadın’ın kocası yerinden kalktı.
Elleriyle koltuklara tutuna tutuna şoförün yanına gitti.
Şoförün gözü yolda kulağı adamdaydı.
Kısa konuştu adam.
Sonra dönüp yerine oturdu.
Kadına bakmadan ‘Az kalmış ineceğiz" dediğini duydum.
Oysa daha saatler vardı İstanbul’a...
Adama döndüm.
“Siz İstanbul’a gitmiyor muydunuz” dedim.
Adam "Döneceğiz biz" dedi. "Geri döneceğiz"...
Yüzünü cama çevirip gözlerini karanlığa dikti.
“Uzağa gitmek isteyen yüz’e baktım...
O bana bakmadan "Öldü dedi"... "Yetişmedi doktora"...
Islak bir ışık deldi geceyi; bebeğin üzerine düştü.
Yüzümü geceye sakladım...

Otobüsün içi uyuyordu.
Kimseyi rahatsız etmeden indiler “Uzağa gitmek isteyen yüz” ile adam.
Onları izledim fotografın adını koymak için...
Şoför domates kasasının üzerine oturmuş sigara içen adamla konuştu.
Üçü birden toprak evlerin arasındaki taş duvarlı camiye yöneldi.

“Bohçasına gözyaşı düşen kadın” büyük kapıdan girdi.
Bebeğini özenle halının üzerine bırakıp döndü.
"Kapıyı açık bırakmayın" dedi şoför. "Köpek gelir ölüye".
“Bohçasına gözyaşı düşen kadın” eşiğe çöktü...
Adama "başınız sağ olsun" dedim. "Siz sağ olun" dedi adam.
Ona baktım.
O bakmadı.

Otobüs yola hazırlanırken, uzaklardan bir çığlık eklendi geceye.
Az sonra duyulmadı.
Yanımdaki boş koltuğa baktım
Bir şişe su, bir çay kaşığı vardı...

Sahi anamla babam Erzincan’ın neresinde tanışmışlar acaba?
Mesela “Bohçasına gözyaşı düşen kadın” olsaydı anam...
Kucağındaki bohçasında ben...

Erzincan çok gerilerde İstanbul önümüzdeydi.
‘Bohçasına gözyaşı düşen kadın’ı düşündüm.
İki şehrin ortasında kalmıştı bebeği...